BİR DAMLA SU

Bir karınca ağzında küçücük bir damla su ile koşa koşa gidiyormuş. Hem de boyu göklere varan cehennemi ateşe doğru. Gökte uçan ve gagasında ateşe atmak üzere bir dal parçası taşıyan bir kartal onun bu telaşını görüp hemen yanına yanaşıp sormuş: “Bu acelen niye? Nereye böyle?”

Bir damla su taşıyan karınca, “Duymadın mı?” demiş. “Nemrud, İbrahim’i ateşte yakacakmış. İşte ateşin olduğu yere su götürüyorum.”

Bu sözleri duyan kartal kendini tutamayarak kahkahalarla gülmeye başlamış. “Sen şu ateşe dönüp yüzünü hiç bakmadın mı?” diye alay etmiş. “Ne kadar büyük… Senin bir damla suyun ona ne yapabilir ki?”

Su taşıyan karınca, “olsun” demiş. “Hiç olmazsa safım belli olur.”

Bu hikayeyi herkes bilir. Kendimizde veya çevremizde güçsüzlüğün hükmü sürerken atılacak küçücük bir adımdan bile “Neye yarar ki?” diye vaz geçeriz çoğu zaman. Oysa solculuğa başlarken ilk olarak diyalektiği tedris etmiş bizlerin karıncadan bile fazla haklı nedenlerimiz olmalı “bir damla su” taşımak için. Sermayenin bile, bu karşılıklı etkileşimi “kelebek etkisi” diye adlandırıp üstüne bir de Holywood filmi çektiği düşünülürse, diyalektiği yeniden kavramamız ve hiç bir şeyden vazgeçmememiz gerekmez mi?

19 Mayıs 2017 Gençlik ve Spor Bayramı etkinliklerinde NTV’den yapılan canlı yayını hatırlayın. Boğaziçi Üniversitesi Caz Korosu’nun yakışıklı genç erkeklerine, baştan aşağı kıpkırmızı giyinmiş cıvıl cıvıl genç kadınlarına bir bakın. Gezide, ezgisi üzerine kendi yazdıkları sözlerle söyledikleri “Entarisi Ala Benziyor” türküsünü bu kez canlı yayında “düzgün” bir biçimde söylediler ama bir “son dakika golü” ile türküyü “Çapulcu musun vay?” demeden bitirmediler. Bu gencecik insanlar, hayatları boyunca önlerine konacağını ve belki de egemen ideolojinin hiçbir etkinliğine davet edilmeyecek olduklarını bildikleri halde, bu “affedilmez” ve çoğu kişinin de “neye yaradı ki” diye dudak bükeceği bu davranışlarını sergilemekten çekinmediler. Çünkü önemli olan saflarını belli etmekti ve saf tuttular. Ömür boyu bunun gururunu yaşayacaklar.

Konuyu Nuriye ve Semih’e getireceğim belli oldu artık…

Nuriye ve Semih, faşizmin baskı ve zulmü karşısında üzerine ölü toprağı serpilen bir toplumun sesi oldular. Hayatlarını ortaya koyarak bir mücadele başlattılar. Buna da dudak bükenler oldu. Yanlış bir eylem biçimi diyerek hem tepkisizliklerine ve bağlı olarak da bu eyleme destek vermemelerine “ideolojik” gerekçeler de buldular.

“Baskı ve terör rejimine karşı üniversiteler de boykotlar yapılıyorken, işçiler iş bırakıyorken, akademisyenler derslere girmiyorken, her gün bir yerde protesto gösterileri düzenleniyorken, bu açlık grevi de nerden çıktı şimdi?” der gibi konuşuyorlar ve eylem biçiminin yanlış olduğunu söylüyorlar. Oysa bunların hiç birinin olmadığı yerde bu iki kişi KHK’lara karşı mücadelenin bayrağı olmanın onurunu yaşıyorlar. Hiçbir insanın aslında dayanamayacağı bu yükü bu bilinçle kaldırıyorlar.

Bu iki insana destek için arada bir Cuma akşamı Kadıköy’de yürüyüşe katılmanın, katılan kişi açısından anlamı ne? Kalkıp Ankara’ya gidenlerin, hastane önünde ailelerine destek ziyareti yapanların veya duruşmalarda adliye önünde bekleyenlerin davranışı neye yarıyor?

Bunun toplumsal mücadele açısından önemini anlatmaya gerek yok. Ama bireysel olarak destek vermek istese de, “Ne işe yarıyor ki?” sorusunu sorarak giden veya bu soruya kendi kendine olumsuz cevap verdiği için bundan da vazgeçenlerin oldukça fazla olduğu gerçek. Hatta “Zaten bir işe yaramıyor, neme lazım?” diyerek adım atmaktan imtina edenlerin daha da fazla olduğu, daha da fazla bir gerçek.

Bu noktada hikayedeki karıncaya veya gerçek yaşamdaki, belki de hayatlarının bundan sonraki döneminde hiçbir politik yapı içinde yer almayacak olan Boğaziçili gencecik insanlara bakmak gerekiyor.

Saflarını belirlediler… “Sizden taraf değiliz.” dediler…

Nuriye - Semih’e küçücük de olsa bir destek verenler de, onların verdiği mücadelenin toplumsallaşmasına yaptıkları katkının yanı sıra, diğer tarafa da “Sizden taraf değiliz.” diyorlar ve bu karanlık günlerde saflarını belli ediyorlar.

Yükümüz “bir damla su”. Gerisi laf-ı güzaf…

Mustafa Aral

21 Ekim 2017