Kışın gelişi benim ve benim gibi ülkede sayılarımız on milyonlar mertebesindeki emekçi kardeşlerim için, ne sonbaharın soluk güneşinden, ne hüzünlü yağmurlardan ne de sararıp yollara dökülen yapraklardan belli olur.  Kışın gelişi, bizim için, saatlerin geri alınmasıyla hatırlatır en çok kendini. Aydınlık son saatimizi de alıkoyar adına “iş yeri” dediğimiz canavar. Hele ki giderek yükselen bir beton denizine dönüşüyorsa içinde yaşadığımız kent, plazalarına, apartmanlarına, gökdelenlerine boğar ha boğar ruhumuzu ve mutsuzluğumuz, artık “iman tahtamıza basılmışçasına” cisimleşir.

Ne de gariptir, iş yerinde geçen zamanımızı ömürden saymamakla kalmaz, bunun ötesinde ömrümüzden çalınan, gasp edilen bir zaman dilimi gibi görürüz.  “çalışmada kendimizi kendimizin dışında duyarız. Çalışmadığımız zaman evimizde gibiyken çalışırken kendi evimizde hissetmeyiz”*

Oysa bize böyle öğretilmemişti. Biz çok çalışkan insanlar olacak, çalıştıkça hem kendimiz hem de ülke “müreffeh” bir düzeye gelecekti. Başkalarının deyimiyle “vatana millete hayırlı evlatlar” olacaktık. Peh.  Madem öyle, neden fabrikada, ofiste, bankada, derste, sırada bu kadar mutsuzuz? İstediğimiz işi mi yapamıyoruz? Yoksa seçtiğimiz meslek yapmayı istediğimiz, yeteneklerimize uygun meslek değil mi?

İkinci soruya yanıt aramaya çalışarak başlayabiliriz. Çetin Altan, doksanların ortalarına ve benim ortaokul yıllarıma denk düşen, aynı anafikri içeren yüzlerce yazısında, “meslek sahibi” olmanın evrenselliğinden dem vurur, toplumun refah seviyesinin artışının meslek sahibi bireylerin artışından geçeceğini söyler dururdu. Bu hipotezin, kuşkusuz ki kulağa hoş gelmekle kalmayıp doğruya işaret eden bir yanı vardı. Maalesef ki, sadece bir yanı... Mesleği insanın toplumsal üretimdeki rolü olarak niteleyebiliriz en sade biçimiyle. Üretim ise, canlılığın ilk anından beri süregelen yaşamsal bir fonksiyon, dolayısıyla insan için de toplum için de “olmazsa olmaz” ve yaşamsal bir niteliğe sahip. Bu bağlamda bakıldığında, toplumsal üretimdeki her birey mutlu olacağı, yeteneklerine uygun bir üretim süreci içerisinde olursa, kuşkusuz ki toplumda oluşacak toplam mutluluk hali kelimelerle ifade edilir cinsten olmayacaktır. Böyle bir toplumda hepimiz Şirinler’i görebiliriz gerçekten. Peki bu kadar basit bir plan günümüz toplumlarında, daha özelinde toplumumuzda neden karşılığını bulamıyor?

Duruma ideolojik bakmadan, bu soruya onlarca neden bulmak mümkün tabi; toplumumuzun “tembel ruhlu” oluşu mu dersiniz, her zaman kısa yoldan köşe dönme mantığıyla işleyen “pratik zekasından” mı yakınmazsınız, “mistisizm içinde akılcı yoldan uzaklaştığını” mı dert etmezsiniz ve vardığınız nokta genelde “bu ülkeden adam olmaz arkadaş” seviyesinde tıkanır kalır. (Kısmen Altan’ın da tıkandığı gibi) Dolayısıyla, işe ideolojik bakmak resmi biraz daha net görmemizi sağlayabilir. Şöyle ki, benim gibi emekçi kitlelerin içerisinde büyüyüp, kaderinde emekçi olmak yazılı birçok birey, meslek seçerken, içinden geldiğimiz sınıfın yönlendirmelerine maruz kalırız. Meslek seçerken yeteneklerimizden öte, o mesleğin gelecekte bize ne kadar kazandıracağı, ömrümüzün kalanının ne kadar az kısmını işsiz olarak atlatmamızı sağlayacağı, sigorta primlerinin nasıl yatacağı ve emeklilikteki tazminat hakkımızın ne olacağı gibi kriterleri göz önünde tutmaya yönlendiriliriz. Sonuçta, doktor, mühendis, avukat, öğretmen olmadı bankacı olmaya “ikna oluruz”.  Zira bizler – İlber Ortaylı’nın bir zamanlar zikrettiği gibi- “Hakkâri’den de Beethoven çıkacaksa çıkmasın, gitsin o çocuk ara eleman olsun” gözüyle bakılan bir sınıfın çocuklarıyız.

Kuşkusuz ki, meslekle ilgili yaptığım bu değerlendirmeler de mutsuzluğumuzun, çökkünlüğümüzün nedenlerinin sadece bir boyutu. Diğer boyutuyla da ilgilenebiliriz artık. Yani “sevdiğimiz mesleğe sahip oluyoruz da ne oluyor?” sorusu. Hepimiz de sevmediğimiz mesleklerde çalışıyor olamayız elbette.  Üzgünüm ki, bu soruda da yer yer ideolojik bakış serpiştirmelerine maruz kalacaksınız.

İki paragraf yukarıda, üretimin insan için hayati bir fonksiyon olduğundan bahsetmiştik. Buradaki “hayati” olma durumu, sadece yaşamını sürdürmesi açısından değil aynı zamanda biyolojik bir gerekliliğin neticesi olarak da düşünülmelidir.  Kendi toprağımızda ekip biçen ve biçtiği domatesleri, elmaları, armutları hem afiyetle yiyen hem de başka şeyler alabilmek için takas yapan “organik” bir çiftçiyiz, varsayalım. Hayatımız bu düzende ilerlerken, toprağımızın elimizden alındığını, üretimimize el konulduğunu, yaşayabilmemiz için yine üretmemiz gerektiğini, ama ürettiğimiz ayvasına narına elimizin varmasının yasak olduğunu düşünelim.  Daha da kötüsü, yüzyıllarca bir birikimden süzülen üretim tekniklerimizin değiştiğini ve ne ürettiğimizi bile tam olarak kavrayamadığımızı düşünelim. Karabasan olsa bu kadar olur.

Üretimle aramızdaki bağ koptuğunda, yaşamımızı sürdürebilsek bile, çökkünlüğe uğramamız kaçınılmaz oluyor. Bu bağ, yukarıda açıklamaya çalıştığım çeşitli yollarla koparılıyor;  öncelikle emeğimizin karşılığı ürünümüze el konuluyor.  İkincil olarak, üretim süreci mümkün mertebe parçalanarak ürünün geneli hakkındaki hâkimiyetimiz yok oluyor  (Bir nevi mesleğimizi “hakkıyla” icra edemez duruma geliyoruz.). Adımız gibi biliyoruz ki, artık yaptığımız iş, çocukluğumuzda hayalini kurduğumuz hısım akrabaya, konu komşuya yani topluma mesleği ile yarar sağlayacak gayemizden çok ötede bir yere düşüyor.

Geçerli üretim ilişkileri, ekonomik-ideolojik sistem içerisinde çözülemez bir çelişki bu. Arttırıyorum, ürettikçe mutsuz olan, mutsuzluğu katmerlenen emekçi kitlesi sistemin sonuna bir adım daha yaklaştırıyor bizleri. Sistem bu çelişkiyi çözmeyi denemiyor da değil; “personel işleri”ni “insan kaynakları”na dönüştürerek, “kariyer planı” diye kendi aklınca tavşan bellediği bizlere havuç göstererek, “sosyal sorumluluk” diyerek, hâsılı başka bir yazıda ele almaya çalışacağım kimi yöntemlerle, azaltmaya çalışıyor bu hislerimizi, ama başarılı olamayacakları gün gibi aşikâr.

Sahi saatleri geri almak hanginizin fikriydi?

* : Karl Marx, 1844 El Yazmaları, Yabancılaşmış Emek Faslı.