“Sınamalı insan kendisini, bağımsızlığa mı yazgılı, boyun eğmeye mi; bunu da tam zamanında yapmalı. Sınamalarını saptırmamalı yolundan, oynanabilecek en tehlikeli bir oyun sonunda, başta bir yargılayıcının değil de, yalnız kendinizin tanık olduğu sınamalar bile olsa, hiçbir kişiye bağlı olmadan: En sevilene bile. Her kişi bir zindandır ve bir köşe”
[Friedrich Nietzsche -İyinin ve Kötünün Ötesinde]

Gezi ile “başlayan” süreç Türkiye’nin bütün sokaklarında yankı buldu ve bulmaya devam edecek… Tam da Nietzsche’nin dediği gibi herkes sınamalarını doğru bir zamanda yapmalı. Sınamalarını doğru zamanda yapan Gezi şehitlerinin, tutsaklarının ve sokaktaki yüz binlerin yarınlara bıraktığı oldukça yüklü bir miras var. Ama bu vahşeti yapanların bu dünyada dikili bir ağacı olmadıkları gibi gölgesinde oturacağı bir ağacı da olamayacak.

Peki yaşadığımız bu süreç gerçekten “üç ağaç” meselesi miydi? Bu konuya ilişkin bazı ara başlıkları söze başlamadan ifade etmekte yarar var. Kim ne derse desin Gezi ile başlayan süreç yıllardır suskunluğumuzun dışa adeta dışa vurmasıydı. Bu birikimin arkasındaki “gizli” başlıkları sıralayacak olursak; Roboski, Reyhanlı, HES, Kentsel Dönüşüm, “Çılgın Projeler” , İş Cinayetleri, Kadın Cinayetleri ve Tecavüzleri… şeklindeki ve daha da uzatılabilecek bir listeyle karşılaşırız. Kısacası yıllardır emekçiler üzerindeki baskı ve terörün son yıllarda giderek artmasının sonucu olarak “Artık yeter” diyebilmenin adıydı Gezi

Gezi ile başlayan süreç aynı zamanda kentsel mekan üzerinde yapılan tartışmaları daha anlamlı hale getirdi. Kentsel mekanın Gezi ile yeniden tartışmaya açılmasının temel nedenleri nelerdir? Bu yazıda biraz bu tartışmayı yapmaya çalışacağım.

Kapitalist sistemin 1960′lı yılların sonuna doğru içine girdiği kriz için bir “çıkış” noktası gerekiyordu. Kapitalist sınıf iktidarı krize “yanıt” olarak neoliberal politikaları uygulamaya soktu. Neoliberal politikalar ile kentin bütününün daha etkin bir şekilde metanın konusu olmaya başladı. Özellikle 2000 sonrası AKP iktidarı döneminde bu süreç daha net ortaya çıktı.

Olaya biraz daha geniş bir çerçeveden bakacak olursak; 1980 sonrası süreçte neoliberal politikaların etkisiyle yerele “yetki” devri sağlanarak sermayenin kentsel mekan üzerindeki hareket alanı genişletildi. Yapılan düzenlemeler ile “kent yönetiminden” “kent girişimciliğine” geçildi. 1980 sonrası özellikle büyük metropoliten kentlerde “yarışan yerellikler”, “dünya kentleri”, “marka kentler” gibi kavramlar kentleşme sürecinin ana odağında yer aldı. Böylece toplumsal yapının yeniden üretim sürecinde oldukça önemli bir yerde duran “kamu yararı” kavramının tarumar edilmesi sağlandı. Bu bağlamda, Gezi sürecinde polisin kitleye “kamu mallarına zarar veriyorsunuz” söylemine yanıt olarak kitlenin “kamu malı mı bıraktınız” serzenişi gayet haklı bir yerde duruyor.

1980 sonrası toplumsal yapının “düzenlendiği” bir ortamda kuşkusuz bütün güç dengeleri yeniden tanımlanmaktaydı. Kavramlar birbirinin yerine geçirildi büyük bir çoğunluğunun ise içi boşaltıldı. Özellikle 2000 sonrası süreçte yapılan yasal düzenlemelere bakıldığında devletin sadece sermaye için değil aynı zamanda kendisi için hareket alanı yarattığı düşünülebilir. Neoliberal politikalar ile piyasanın serbest hale getirilmesi devletin kamu yatırımlarının azalmasına neden oldu. Devlet özellikle 2000 sonrası süreçte kamu yararını odağına alan değil kâr getiren yatırımları odağına aldı. Bu anlamda devlet ile sermayenin istek ve talepleri aynı yerde birleşmektedir. Bugün yetkililerin söylemlerini bir araya getirdiğimizde ne demek istediğim daha net anlaşılacaktır.

Yapılan yasal düzenlemeler her ne kadar sermayenin ihtiyacı doğrultusunda yapılmış olsa da bu yasalar sermayenin tam da ihtiyacını karşılayamadı. Sermaye birikim süreçleri o kadar hızlı ve yıkıcı oluyor ki yasalar yetersiz kalıyor. Bundan dolayıdır ki birçok uygulamada yasalara aykırı olmasına rağmen devletin bizzat ana aktör olarak rol aldığı görülmektedir. Gezi Parkı, Atatürk Orman Çiftliği, İstanbul – İzmir Otoyolu, İnciraltı EXPO, HES Projeleri, Bursa Kargil Fabrikası ve tabiki ODTÜ Yolu… Bu liste daha da uzatılabilir. Türkiye’de özellikle 2000 sonrası yapılan mülksüzleştirme projelerine ilişkin oldukça güzel bir veri dökme, haritalama çalışması için “Mülksüzleştirme Ağları[1] çalışmasına bakılabilir.

Yoğun bir mülksüzleştirme saldırısının olduğu bu dönemde “kent hakkı” mevzusunun bu denli tartışılıyor olması şaşılacak bir durum değildir. Gezi ile “başlayan” süreçte “kent hakkı” kavramı Türkiye’de yeniden anlam kazandı. “Kent Hakkı” mevzusunun sınıf mücadelesi ile bir ilişkisi var mıdır? Gerçek olan şudur ki toplumsal yapının yeniden üretildiği her yerde sınıf mücadelesinden söz etmek mümkündür. “Kent hakkı” mevzusu ise bu anlamda sınıf mücadelesinin önemli bir ara başlığı haline geldi. David Harvey’in dediği gibi “nasıl bir kent istediğimiz sorusu, nasıl insanlar olmak istediğimiz” [2] sorularından farklı tutulamaz.

Gezi’nin ruhunu kuşanarak, gezi şehitlerini ve tutsaklarını unutmadan kentlerimizi savunmak zorundayız. Kentlere yapılan noktasal müdahalelerle nüfus yoğunluklarının sürekli artırılması kentleri daha da yaşanılmaz hale getiriyor. O halde kentlere karşı yapılan noktasal müdahalelere karşı tek yol Gezi’den öğrendiğimiz gibi direnişin bütün coğrafyaya yayılması gerekliliğidir.

[1] http://mulksuzlestirme.org/

[2] David Harvey, Asi Şehirler, Metis Yayınları, 2013

Kaynak: fraksiyon.org