Çalışmak gün geçtikçe daha yorucu ve insanın ömrünü tüketici hale geliyor. Sermayenin emeği kontrol etme yöntemleri, dönemin koşullarına göre yinelenen bir süreç oluşturuyor. 19. ve 20. yüzyılda fabrika işçileri için oluşturulan denetim yöntemleri şimdi tüm çalışanları kapsayacak biçimde genişliyor. Bugün çalışma, teknoloji aracılığıyla işlerin ve iş yapma yöntemlerinin yeniden düzenlenmesi sayesinde, başı sonu belli olmayan bir uğraşa dönüştü. Artık herkes her yerde ve her zaman çalışmak zorunda kalıyor.

Aynı zamanda yapılan yasal değişiklikler çalışanların haklarını tırpanlıyor. Devlet yeni düzenlemeler ile kıdem tazminatı, emeklilik hakları, sağlık sigortası gibi elde avuçta kalan haklara da saldırma hazırlığında.

Avrupa’da özellikle ekonomik kriz ve durgunluk koşullarını aşmak gerekçesiyle, işçilerin temel hakları olmadan çalıştırılabilmesini sağlayan pek çok uygulama geliştirildi. Stajyerlerin haklarının kısıtlanması, genç işçilerin belirli bir süre tazminat hakları olmadan çalıştırılması ve insanların çalışma süresine dair herhangi bir güvence verilmeden çalıştırılabilmesi çarpıcı örneklerdir. Bu uygulamalar çalışanların büyük çoğunluğunu önceden varolan hak ve güvencelerden yoksun hale getirdi.

Türkiye’de ise özellikle Tekel özelleştirmesi sürecinde işçilerin güvenceliymiş gibi gösterilerek eksik veya yarı zamanlı çalıştırılabileceğini gördük. Daha öncesinde zaten pekçok işveren işçi istihdam etmek yerine, işleri taşeron şirketlere yaptırmaya başlamıştı. Başlarda yalnızca işyerinin asıl işi olarak görülmeyen işler için uygulanacağı söylenen taşeronluk uygulamaları, fabrikaların vardiya sayılarını artırmak için bile kullanılabiliyor. 2008 krizi sırasında kısmi çalışma, ertelenmiş çalışma gibi uygulamalarla; çalışma zamanı, ücret ve tatil gibi haklar işverenin istediği biçimde düzenleyebileceği hale getirildi. Şimdi özel istihdam bürolarının kurulması ve işçi kiralamaya yönelik düzenlemeler yapılmak isteniyor. Güvencesiz çalışma koşulları gittikçe yaygınlaşarak olağan çalışma biçimi haline geliyor.

Bu değişikliklere sendikalar da siyasi partiler de etkili ve kapsayıcı bir biçimde karşı koyamıyor. Mücadele işçilerin çabalarıyla yerel, kısmi ve geçici olarak yürütülüyor.

Bu dönemin bir başka özelliği ise geçmişte hiç olmadığı kadar sınıf fikri ve öznesinin politikadan uzaklaştırılması oldu. Hakları için mücadele eden insanlar mücadele ilerledikçe sınıf fikrine yaklaşıyorlar. Ama genel olarak çalışanların büyük çoğunluğu kendini işteki konumuna, mesleğine, yerel veya etnik kökenine göre tanımlamayı tercih ediyor. Artık işçi sınıfı yerine ofis çalışanı, beyaz yakalı, hizmet sektörü çalışanı, danışman, uzman, taşeron ve prekarya terimlerini sıklıkla duyuyoruz. Özellikle prekarya kavramı türlü çevrelerde yeni bir sınıfsal çözümleme yapılmasını sağlayan bir anahtar gibi görülüyor. Prekaryanın yeni ve tehlikeli bir sınıf olduğu fikri kiminde umut kiminde korku yarattı. Prekarya işçi sınıfından başka bir sınıf olarak ele alınmaya başladı. Bu konularda okuyup yazanlar artık işçilerin değil prekaryanın dünyayı değiştireceğine vurgu yapıyor. Prekarya gerçekten işçilerden ayrı bir sınıf mıdır? Prekarya bize yeni bir mücadele perspektifi sunar mı? Önce kısaca prekarya ve proleterya ilişkisini ele alıp ardından prekaryayı oluşturduğu vurgulanan çalışma koşullarının tarihsel olarak oluşma sürecini anlamaya çalışacağız.

Prekarya ile proleterya arasında nasıl bir ilişki var?

Prekarya kavramı kısaca esnek ve güvencesiz koşullarda çalışanları tarif etmek için kullanılıyor. Guy Standing “Prekarya, yeni tehlikeli sınıf” kitabında, kapitalizmin dayattığı esnek ve güvencesiz çalışma koşullarının, gelecek kaygısı ile dolu ve çalışsa da geçinemeyen yeni bir sınıf yarattığını belirtiyor. Prekarya, düzenli bir işte çalışmayan göçmenleri, kadınları, yaşlıları, gençleri, kısaca her kesimden insanı kapsıyor. Prekarya çoğunlukla bir veya birden fazla yarı zamanlı işte çalışır. Geçinebilmek için çoğunlukla birden fazla yarı zamanlı işte çalışmak gerekli olur. İşler çağrı usulü veya parça başı ödeme usulüne göre yapıldığından, çalışma zamanları düzensizdir ve ücret belirli değildir.

Prekarya kavramını ortaya atanlar proletaryayı, kalıcı sözleşmeli, sendikalı, görece iş güvencesi ve düzenli geliri olan bir sınıf olarak tanımlıyorlar. Genel olarak proleteryanın sanayide kol işçisi olarak çalıştığı ve prekaryanın ağırlıklı olarak hizmet sektöründe çalıştığı belirtiliyor. Baştaki prekarya tanımı ve buradaki proleterya tanımından da gördüğümüz üzere Standing ve izleyicileri sınıf tanımlarını çalışma koşullarını temel alarak yapıyorlar. Böyle olunca bir çalışan geçici süreli sözleşme ile çalışırken prekarya, aynı işyerinde iş güvencesi olan bir sözleşme ile çalışırken proletarya olabiliyor. Yine proletarya da bir şekilde kısa süreli bir sözleşme ile çalışmaya başlayınca prekarya haline gelebilir. Bu geçişler Standing’e göre sınıflar arası dikey geçişler olarak ele alınıyor. Çünkü Standing prekaryayı, proleteryanın ayrıcalıklı olanaklarına sahip olmadığı için işçi sınıfından daha aşağı konumda yer alan başka bir sınıf olarak tanımlıyor.

Oysa Marx ve Engels proleterya sınıfını üretim ve mülkiyet ilişkilerini temel alarak tanımlamıştır. Proleterya, aynı prekaryayı oluşturduğu öne sürülen insanlar gibi emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan insanların oluşturduğu bir sınıf. Proletarya'nın ayrıcalıklı olduğu savına dayanak olarak öne sürülen ücretli izin, sendika, iş güvencesi gibi olanaklar ise 19. yüzyıldan bugüne dek işçi sınıfının mücadele ederek kazandığı haklar. İşçi sınıfı bu haklarını korumak için her zaman mücadeleyi sürdürmek zorunda kaldı. Sınıf mücadelesi son yıllarda uluslararası ölçekte tökezledi. Bu süreçte sendikalar giderek zayıfladı ve yeni nesil işçileri örgütlemekte başarısız oldu. Proleterya, sermayenin çalışanların haklarına yönelik saldırılarına yanıt veremediğinden, çalışma koşullarının olumsuz yönde değişmesi engellenemedi.

Proleterya sınıfının oluştuğu dönemde çalışma ve yaşam koşulları kesinlikle bugünkünden daha iyi değildi. Proletaryadan ilk söz edildiğinde bu kesim, günde 16 saat çalışan, ücret alıp alamayacağı belli olmayan, bir sonraki gün işe gelip gelmeyeceğini bilmeyen ve hayatta hiçbir güvencesi olmayan insanlardan oluşuyordu. Engels'in yazdığı İngiltere'de Emekçi Sınıfın Durumu ve Marx'ın yazdığı Kapital, bu insanların yaşam koşullarına ilişkin yürek parçalayıcı bilgilerle doludur. İşçiler tek göz odada hiçbir ısıtma ve havalandırma olanağı olmadan onlarca kişi bir arada yaşıyorlardı. Çoğu kalacak ev bulamıyor ve sokaklarda yaşıyordu. Açlık, salgın hastalık ve uzun süreli çalışma başta gelen ölüm nedenleriydi. İşçiler için hiçbir gelecek umudu yoktu. Durumu emek-değer teorisi temelinde inceleyen Marx ve Engels bu sınıfa proletarya dedi. Büyük bir sefalet ve çaresizlik içindeki bu sınıf yıllarca mücadele ederek 1886’da 8 saatlik işgünü hakkını kazandı.

Bir sınıf tanımı yapılırken aslında ekonomik ve toplumsal ilişkiler yeniden tanımlanır. Prekarya'nın sınıf olduğunu iddia etmek, yeni bir sınıflar arası ilişki tanımlamayı ve buradan hareketle bir sistem ve gelecek tasavvur etmeyi gerekli kılar. Bu gerekliliğin aslında görünmeyen ilk adımı ise, proleteryanın artık devrimci bir sınıf olmadığı ve onun ortaya koyduğu dünyayı değiştirme perspektifinin ortadan kalktığı savıdır. Prekarya'yı tanımlayanlar proleteryanın prekarya üzerinde bir sınıfsal hiyerarşide yer aldığı iddiasındadırlar. Bize göre bu iddialar proletaryayı ve sınıfı mücadele perspektifiyle kavramamaktan kaynaklanıyor. Çünkü prekaryanın varlığı ve toplumsal konumu, 2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'daki sınıfların durumu ve çalışma koşulları temel alınarak belirlenmiştir. Ancak bu çalışma koşulları bir günde ortaya çıkmadı. Aksine koşullar ve üretim organizasyonu sürekli değişiyor. Kapitalizm yeni kar olanakları sunduğunu keşfettiği her istisnayı kısa sürede kural haline getiriyor. Prekaryanın tanımlanmasında temel alınan güvencesiz ve esnek çalışma koşulları bugün herkes için geçerlidir. Türkiye'de de esnekleştirme ve güvencesizleştirme süreci tüm çalışanları kapsayacak biçimde gelişiyor ve herkes bu durumdan etkileniyor.

Prekarya olarak tarif edilen insanlar, işçi sınıfının içindedir; proje bazlı çalışan teknik uzmandır, evde parça başı çalışan kadındır, sipariş geldikçe işe çağrılan kayıt dışı işçidir, taşeron şirkette çalışan otomotiv işçisidir, yeni mezun olmuş gece gündüz çalışan mimardır, ücretini alamayan çevirmendir, hiçbir kaydı olmayan mültecidir, çırak verilmiş çocuktur. Yaşamak için çalışmak zorunda olan ve emeğinden başka satacak birşeyi olmayan insanlardır: İşçilerdir.

Kuşkusuz bu saydığımız kesimler arasında çalışma koşulları, eğitim, kültür, gelir açısından pekçok fark var. Hepsinin sorunları ve bunlarla ilgili aldıkları tavırlar farklı. Ancak işçi sınıfı hiçbir zaman homojen olmadı ve tek tip insanlardan oluşmadı. İçinde her zaman birbirinden farkı ve zaman zaman çıkarları birbiriyle çelişkili duruma düşen kesimler var oldu. Bu tür durumlar işçi sınıfının birleşik mücadelesiyle aşılabildi. İşçi sınıfını oluşturan farklı kesimlerin, asıl sorumlu olan sermaye sınıfı yerine birbirine karşı bilenmesi, varolan sorunların çözümüne fayda sağlamaz. Tam tersine asıl hedef olan sermayeyi gizler. İşçi sınıfının her zaman mücadele vererek kazandığı hakların herkes için savunulması tüm kesimlerin ortak mücadelesi ile mümkün olabilir. Mücadele etmeyen kesimlerin toplumu değiştirme yeteneğine sahip bir özne olamadığı ortadadır. Bu gün de sınıf mücadelesindeki eksikleri ortaya koyarak farklı kesimlerin ortak hedefler etrafında birarada mücadele edebileceği zeminleri oluşturmak gerekiyor.

Güvencesiz çalışma ile işçileşme arasında nasıl bir ilişki var?

Esneklik her ne kadar günümüzde, bazı günler çalışmamak veya evden çalışabilmek gibi olumlu bir anlam ifade etmek için kullanılsa da aslında sermayenin işçileri istediği zaman ve istediği biçimde çalıştırabilme özgürlüğü anlamına geliyor. Buna bağlı olarak da işçiler için geçici ve yarı zamanlı sözleşmeler ortaya çıkıyor. Bu sözleşmelere göre çalışarak bir insanın geçimini sağlayabilmesi, hastalandığında sağlık giderlerini karşılayabilmesi veya yaşlandığında emekli olabilmesi mümkün değil. Yani çalışanlar sosyal güvenlikten ve işgüvencesinden yoksun.

Sermayenin çıkarına uygun olarak güvencesiz çalışmayı olanaklı kılan yasalar, işçileri de ikna edebilmek için 'güvenceli esneklik' adı altında yapılıyor. Bu yasalar daha önceden mücadele ile kazanılmış tüm hakların altını oyuyor. Örneğin yasalardaki esneklik, işletme sahibinin işletmeyi çalıştıramadığı zamanlarda işçiyi zorunlu olarak tatile gönderebilmesine ve koşullar uygun olduğunda fazla mesai ücreti ödemeden çalıştırabilmesini normal bir kural haline getirdi. Kuşkusuz esneklik yasaları çalışanların değil işverenin yararına düzenlenmiştir.

Prekaryayı oluşturduğu söylenen esnek ve güvencesiz çalışma koşullarının oluşması işçileşme süreciyle doğrudan ilişkilidir. İşçileşme, emeğin bir yandan niteliklerini kaybederken bir yandan da iş üzerindeki denetim olanaklarını yitirmesidir. İşveren iş sürecinin parçalanması sonucu işçinin iş üzerindeki bilgi ve denetimini ortadan kaldırarak, işin tümüyle kendisi tarafından tasarlanmasını hedefler. İşçileşme sürecinde sermaye, emek sürecinin denetimini tümüyle ele geçirir. Denetimi genellikle ayrıntılı iş organizasyonu ve otomasyon aracılığıyla yapar. Yalnızca ihtiyaç olduğunda, gerektiği nitelikte emek kullanmak ister. Bu emeği üreten işçilere ihtiyaç duymadığı zamanlar için herhangi bir ödeme yapmayı reddeder. Üretim süreci tümüyle sermayenin denetiminde ve onun ihtiyaçlarına göre yapılandırıldığı için işçinin üretim süreci ve koşulları üzerinde etkisi ve yaptırımı giderek zayıflar. Bu çalışma koşulları sermayeye, üretim sürecinde kullanılacak emeği tam olarak tarif etme ve bunu bir vasıf olarak kabul ettirme olanağı sağladı. Öyle ki işçi artık kendisinin, sermayenin tarif ettiği vasıflara sahip bir insan olduğunu kanıtlamak zorunda kalıyor. Örneğin çağrı merkezi çalışanı olmak bir meslek olarak tarif edilerek üniversitelerde çağrı merkezi bölümleri açıldı. Oysa bunun tek başına bir vasıf veya meslek olmadığı ortadadır.

Esnek ve güvencesiz çalışma koşulları ancak önceki dönemde sermayenin emek gücü üzerinde işçileşme sürecini tamamlamasıyla mümkün oldu. İşçiler zamanla kısmi olarak uzmanlaşmak ve aslında gerçek niteliklerini yitirmek zorunda kaldı. Bu sırada üretim süreci üzerindeki denetimlerini yitirdiler ve sermaye bu sürecin tek belirleyicisi haline geldi. Tüm emek türleri sermayenin egemenliği altında basit bir alete dönüştü. Böylece sermaye bu aleti istediği biçimde kullanma olanağını elde etti. Sermaye eğer işletmesinin çalışabilmesi için gereken emeği tüm nitelikleri ile tarif edemeseydi ve bu emek gücünü hazır halde bulamasaydı esnek ve güvencesiz çalışma koşullarını dayatması mümkün olmazdı.

Esnekleşme ve güvencesizleşmenin tahribatına karşı çalışanların iş üzerinde denetimini artırıcı olanakları araştırmak gerekiyor. Bu olanaklar ancak üretim sürecindeki farklı kesimlerin bir arada hareket etmesiyle bulunabilir. İş örgütlenmesinde sermaye egemenliğinin zayıflatılmasını sağlamalıyız. Bu da sadece işbölümüyle ilgili teknik bir sorun değil toplumsal ve politik bir sorun.

Çalışma koşullarında sermayenin dayattığı düzenlemeler çalışanların bireysel hayatlarını olduğu kadar toplumsal yaşamı da tümüyle değiştiriyor. Varolan sendika, dernek, kooperatif gibi araçlar bu yeni düzende toplumsal yaşamı değiştirmek açıcından işlevsiz kalıyor. Çalışanlar bu örgütlere üye olma hak ve olanaklarına genelde sahip olmuyorlar. Örgütler ise onların gelip geçici olduğunu düşündüğünden ilgilenmiyor. Örneğin pekçok sendika toplu sözleşme yapamayacağı yerlerde örgütlenmiyor. İşgücünün yüzde onundan fazlası işsiz olduğu halde işsizleri örgütlemeye çalışan kimse yok. Oysa en basit sorunları çözebilmek için bile ilgili tüm kesimlerin bir araya gelmesi gerekiyor.

Bölünmüşlük ve bir araya gelme ihtiyacı

Kapitalizm ilk ortaya çıktığı zamanlardan beri işçilerin en çok mücadele ettiği konu çalışma zamanıdır. Sermaye her zaman çalışma zamanının uzatılması için, işçiler ise kısaltılması için çaba harcadı. Bugün sermaye çalışma süresinin uzatılması için çeşitli yöntemler denemeye devam ediyor. Her türlü iş kolunda teknoloji kullanımının yaygınlaşmasıyla, işçilerin her zaman ve her yerde erişilebilir ve çalıştırılabilir olması mümkün oluyor. Böylece iş dışı zaman giderek iş zamanı haline geliyor.

Örneğin bir muhasebe uzmanı evde mutfak işlerini yaparken işyerindeki yazışmaları izleyebilmek için mutfağına bilgisayar sistemi kurarak her iki işi birden yapıyor. Bir takım içinde çalışanlar kendilerini takım arkadaşlarının gece yarısı yazdığı bir elektronik postaya yanıt vermek zorunda hissediyor. Yani insanlar normal koşullarda sosyalleşmek veya uyumak için geçirebilecekleri yegane zamanları iş yaparak harcıyorlar. Artık işten çıkınca iş bitmiyor. Fazla mesai kavramı ortadan kalkıyor. Çünkü herkes her zaman çalışıyor. İşçilerin geçen yüzyılda ağır bir bedel ödeyerek kazandığı 8 saatlik çalışma hakkı son on yıldır buharlaşıp uçuyor.

Çalışanlar bu sürece tek başlarına karşı koymalarının mümkün olmadığını görüyorlar. İşlerini veya işyerindeki konumlarını koruyabilmek için her yerde ve her zaman çalışmayı kabul ediyorlar. Herkes bu şekilde çalışırken böyle çalışmayı reddeden biri hemen göze batıyor. Çalışanlar arası rekabet çalışma zamanı ve çalışma verimliliğini artırmak için kullanılıyor. Çoğu çalışan işsizlik korkusu ile bu koşullarda çalışmaya razı oluyor. Çalışanlar işlerini iyi yapmak veya işlerinin sürekliliğini sağlamak adına kendi hayatlarından fedakarlık etmek zorunda kalıyor. Ancak bu fedakarlıklar hiç bitmiyor ve karşılığı hiçbir zaman ödenmiyor.

Topluca karşı çıkılmadığı sürece bu saldırıyı durdurmak olanaksız görünüyor. Ancak herkes kendi zamanına sahip çıktığı ve fazla çalışmayı reddettiği zaman 8 saatlik çalışma kuralını savunmak mümkün olacak. İşi planlayanların gerektiği kadar işçi iştihdam etmesini istemek, işten hep birlikte çıkmak, çalışma saatleri dışında iş için birbirini aramamak gibi adımlar mücadelenin başlangıcı olabilir. Ancak bu adımlar işçilerin birbiri ile bireysel rekabet duvarlarını yıktığı ve az çok eşit bireyler olarak iletişim kurabildiği bir durumda atılabilir. Bugün işçilerin konumlarına, bölümlerine veya eğitimlerin göre ayrıldığı koşullarda birlikte hareket etme olanakları sınırlı.

Sınıf bu açıdan herkesi iş karşısında eşitleyen bir tanım yapar. Ayrıcalıklı olanlar ayrıcalıklarını kaybederek, hiyerarşide yüksekte olanlar aşağı doğru, hor görülenler yukarı doğru gelerek aynı sınıf içinde eşitlenirler. Kuşkusuz herkes ne kazanıp ne kaybedeceğinin hesabını yaparak sınıf zemininde biraraya gelmeyi veya gelmemeyi tercih eder. Bu da mücadelenin yürüyeceği zemini belirler.

Prekarya kavramı ile birlikte dile getirilen işçiler arasında giderek artan yalıtılmışlık, gelecek kaygısı ve korku, örgütlülüğü yeniden kurabilmek için çözülmesi gereken sorunlar. Esnek ve güvencesiz çalışma koşullarının yaygınlaşması ile eskiden varolan toplumsal mücadeleyi geliştirme olanakları ortadan kalktı. Sendikaların uygulamakta ısrar ettiği politikaların ve örgütlenme yöntemlerinin işe yaramadığı ortada. Farklı emek kesimlerini kendi özgül koşulları çerçevesinde anlayarak biraraya getirmek ve bu kesimlere uygun mücadele olanaklarını oluşturmak gerekli. İstihdam ve ücret koşullarının iyileştirilmesi, sendikal hakların geliştirilmesi için tüm emek kesimleri bulundukları yerden kendilerine özgü yöntemlerle mücadeleyi sürdürmelidir. İşçi sınıfı mücadelesi içinde pekçok deneyim barındırıyor. Bu deneyimleri doğru ve yanlışları ile değerlendirip günümüz koşulları için uygun mücadele araçlarını ve yöntemlerini bulmalıyız. Bu da farklı kesimler olarak ayrışmakla değil sınıf perspektifi ile birlikte hareket etmekle mümkün olacak.