"Evimde bir oturma odası, büyük bir mutfak ve aile fertleri için birer yatak odası olsun, işim öyle zihin kurcalayıcı olsun ki, onu yaparken mutlu mu mutsuz mu olduğumu ne fark edeyim, ne de umursayayım. Alın teriyle dişe dokunur hizmetlerde bulunan bir memur olabilirim mesela. Ya da yaşadığım kentteki evlerle caddelerin  projelerini çizen bir tasarımcı. Yaşlanınca da bir adada yahut dağda bir kulübe satın alırım..."

Alasdair Gray, Lanark, Metis 2009

Richard Sennett ve Jonathan Cobb tarafından yazılan ‘Sınıfın Gizli Yaraları’ (The Hidden İnjuries Of Class) adlı kitap günümüzdeki  iş yaşamına dair bulgular içeriyor. Kitaptaki bazı bulgular nitelikli işçilerin davranış biçimlerini açıklamakta yardımcı olabilir. Bu bulgularla kendi gözlemlerimi birleştirerek bir değerlendirme yapacağım. Görebildiğim kadarıyla, nitelikli işçilerin iş ve hayat algısı bireysellik temelli olduğundan genellikle birlikte hareket etmezler. Yaşadıkları sistemi tek mümkün gerçeklik olarak algılamaları, sistem ile işbirliği içine düşüp onu yeniden üretmelerine yol açar. Bu tavrı değiştirmek için bunun nedenlerini ve bu sürecin nasıl işlediğini anlamaya çalışmalıyız.

Kendini Kurban Eden Özne

Meslek sahibi olmuş nitelikli işçiler her zaman güçlü, dayanıklı ve yaşamlarının amacının bilincindeymiş gibi görünürler. İş yerindeki sorunlar, kendilerine dayatılan koşullara boyun eğmelerini gerektirdiğinde, durumu sessizce kabul ederler. Her geçen gün çoğalan zorunluluklar işçilerin özgürlüğünü kısıtladıkça onlar bunu kabul etmenin bir yolunu bularak kendi içsel özgürlük alanlarını korumaya çabalarlar. Kendilerince, yapmak zorunda olduklarını değil, yapmayı tercih ettiklerini veya koşullar içinde en uygun olanı seçtiklerini vurgularlar. Böylece kendi öz saygılarını korumuş olurlar (Sennett ve Cobb,1993, s121).  Aslında baskı gücüne itaat ettiklerinde, kendi saygınlıklarını koruyabilmek için hayatlarını başka değerli varlıklar için kurban ettiklerini düşünürler.

Kişinin kendini kurban etmesi eğer içsel bir denge oluşturuyorsa kendisine sorunsuz görünür. Örneğin uzun süreler çalışmayı kabul etmesi, kişiyi ailesinden ayırır. Oysa kişi tüm bunlara ailesine olan sevgisi nedeniyle katlandığını düşünür. Ne kadar çok seviyorsa o kadar çok zorluğa katlanabilir ve ne kadar fedakar olduğunu gösterir.  Böylece çalışma koşulları dışarıdan zorlanan koşullar olmaktan çıkar ve işçi, eylemlerini kendi iradesi ile kendi gücü ölçüsünde gerçekleştirmiş olur. Bu durum kişinin içinde bulunduğu nesnel durumu, kendine göre kurgulayarak içsel bir özgürlük sağlaması yolunu açar. Kişi,  kendi varlığının  sistem tarafından ezilmesi yerine olayların iradi bir bağımlılık üzerinden geliştiğini düşünerek kendi özgürlüğünü var etmektedir. Yani kişinin nesnel gerçekliği pasif bir varoluş içindedir (Sennett ve Cobb, 1993, s200).  Varolmak için başka aşkın varlıklara gerek duyar. Uğrunda acı çekmesi gereken kıymetler ve kendisine acı çektiren sermaye arasındaki ezilen benlik, yaşamın öznesi değil, pasif bir seyircidir. Bu pasiflik nedeniyle  kendi gücünü, alanını ve denetim olanaklarını yitirir.  

Kişi zorunlulukları kabul ederek kendisini kurban ederken birtakım başka amaçları veya varlıkları temel alır. Örneğin hayatını idame ettirebilmek, çocuğuna eğitim olanağı sağlamak, ailesine rahat bir yaşam ve gelecek sunabilmek vb. Bu tercihler toplumsal yapı üzerinden yürüyen gizli anlaşmalar barındırır. Kendisini kurban ederek ötekilere olanaklar sunan kişi bu kişilerin daha sonraki hayatları üzerinde belirlemelerde bulunur. Örneğin çocuklarını okuttuysa, çocukları yaşlılığında ona bakmalıdır; eşinin sağlığı için ise eşi ondan bağımsız olarak hareket etmemelidir. Bu durumun sürekli yinelenmesi, toplumda mübadele edilebilen ilişkiler üretir. Her birey ötekilerden kendi adanmışlığı üzerinden bir dizi dile getirilmemiş fakat itirazsız kabul edileceği öngörülen görevler bekler (Sennett ve Cobb, 1993, s129-130).  Kendisinin kısıtlanmış olması ötekilerin hayatlarını kısıtlamasını meşru kılar. Böylece boyun eğilen zorunluluk yalnızca kişinin kendi özgürlüğünü kısıtlamakla kalmaz, geniş zamanlı olarak bağlantılı toplumsal bileşenlerin de hayatını kısıtlar. Daha da ötesi kişinin iş ilişkilerini nesnel bir sorun olarak ele almak yerine kendini kurban ederek üstünden atlamayı tercih etmesi, sorunun iktisadi-politik alandan çıkarılmasına ve sosyal-bireysel bir sorun haline getirilmesine toplumsal meşruiyet kazandırır.  Yani artı değer sömürüsünün bir an görmezden gelinmesi tüm toplumun köleleştirilmesi ve bu durumun normalleştirilmesi ile sonuçlanır.

Kişinin kendini kurban etmesi tüm işçiler için benzer biçimlerde gerçekleşir. Nitelikli işçiler süreç açısından öteki işçilerden farklı değildir. Ancak nitelikli işçilerin kendilerini kurban etme nedenleri daha karmaşık olabilir. Kol işçileri aileleri, çocukları gibi gerçek nedenler için pek çok fedakarlıkta bulunurlar. Nitelikli işçiler, işini iyi yapmak, görevini tamamlamak, mesleğin gereğini yapmak, çalıştığı şirketi veya bölümü layıkıyla temsil etmek gibi bulundukları pozisyonu olumlayan nedenlerle bu tür fedakarlıklarda bulunabilirler. Bu sofistike gerekçeler diğer nesnel gerekçelerle birlikte, kişinin kendini var etmek için kurban etmesi zorunlu sonucunu doğurduğundan, bir kısır döngü oluşturur ve fedakarlıkların süreklilik kazanmasına neden olur.

Tüketim

Zorunluluklarla çevirilen hayat kişinin kendisine iş dışında tümüyle bağımsız özgürlük alanları oluşturması ile sonuçlanır. Bu alanlar kişinin geliri ve zamanı ile paralel olarak seçilen hobileridir. İşlerini bitirip kendi varoluşlarını özgürce belirledikleri hobileri için ayırdıkları zamanın gelmesini beklerler. Boyun eğilen zorunlulukların geçici bir zaman için olduğu ve bir süre sonra biteceği yanılsaması içindedirler. Aynı zamanda işte geçen hayatın gerçek hayat olmadığı, gerçek hayatın dışarıda olduğu çokça vurgulanır. Ancak bu iki hayat için ayırılabilen  zamanlar arasındaki orantısızlık hiçbir zaman dile getirilmez.

Nitelikli işçilerin ücretleri görece yüksektir. Bu durum onların tüketim alışkanlıklarının daha üst seviyede oluşmasını sağlar. Giderek daha lüks tüketim mallarına erişmeyi arzularlar. Patronlarla aynı malları tüketmek, patronların erişebildiği mallara erişme olanağına sahip olmak kendilerini saygın hissetmelerini sağlar.  Sınıflı toplum  insanların başka sınıflardan geldiğini, daha fazla para, daha fazla mal mülk, daha yüksek statü gibi maddi göstergeler üzerinden ortaya çıkarır. Bunlara sahip olmayan ve ‘alt’ sınıftan gelen kişide bir mahrumiyet, yoksunluk ve yoksulluk hissi oluşur. Kişi kendi mahrumiyetini gidermek için bunlara sahip olmak ister ve bunu yapmanın yolu sınıflı toplum içinde dikey hareket etmeyi sürdürmektir. Kişinin asıl motivasyonu kendisi ile ilgili kuşkularını giderme ve kendini sağaltma arzusudur (Sennett ve Cobb, 1993, s171).  

Öte yandan kapitalizm tüketim mallarını basitleştirme ve herkes için erişilebilir kılma çabası içindedir:

“Eğer işçi ve patronu aynı televizyon programının keyfini çıkarır ve aynı tatil yerini ziyaret eder, eğer daktilocu patronun kızı kadar çekici makyaj yaparsa, eğer zenci Kadillak sahibi olursa, eğer hepsi aynı gazeteyi okursa bu benzeyiş sınıfların görünmez olması değil ama, düzenin korunmasına hizmet eden kitlenin ihtiyaçlarının ve doyumlarının genişlemesidir.” (Herbert Marcuse – One Dimensional Man, aktaran Sennett ve Cobb,1993, s168 )

Tüketim mallarına erişebilmeleri, ücretlerinin görece yüksek olmasının yanı sıra, sermayenin emek gücü değerini düşürebilmek için tüketim mallarını ucuzlatma eğilimi sayesinde olur. Ancak zamanla ücretleri düştüğü için bu mallara erişmeleri giderek zorlaşır. Çünkü bulundukları yerde sistemin ihtiyaçlarına göre hareket etmezlerse sahip oldukları ayrıcalıkları giderek kaybedeceklerdir.

“... bu ‘yeni orta sınıf’ kendi konumu sermayeyi çoğaltma sürecinin dışında bulunduğu için değil, bu sürecin bir parçası haline gelerek, özelliklerini her iki yönden de devşirdiği için işgal etmektedir. Sadece sermayenin imtiyazları ve ödüllerinden kendine düşen payı almakla kalmaz, aynı zamanda sırtında proleter durumun izlerini de taşır.” (Braverman, 2008, s370)

Giderek kendisini hissettiren işçileşme, ücret yetersizliği ve statü kaybı kişinin kendine güvenini kırar. Çünkü tüketim malları ve servisler üzerinden sağlanan konforun getirdiği saygınlık hissine ulaşmak giderek zorlaşmaktadır. Böylece sosyal ve ekonomik olarak zayıf düşen birey güvenlik kaygısı içinde sistemle daha uyumlu ilişkiler kurma eğiliminde olacaktır.

Vasıf,  Terfi ve Kardeşlik

Bir iş yerinde yıllarca fedakarlıklar yaparak, iyi, doğru ve verimli çalışan insanlar terfi ederek rahata kavuşmayı umarlar. Bu onlar için çalışmalarının karşılığı olan hak ettikleri bir ödüldür. Ancak bu beklentileri genellikle boşa çıkar. Öncelikle bu tür terfiler kişinin yıllar boyunca oluşturduğu deneyim ve niteliklerin anlamını ortadan kaldırır. Çünkü genellikle terfi edilen pozisyon eskiden yapılan  işle pek az ilişkilidir.  Böylece terfi eden kişi yeni işinde kendini daha az bilgili ve daha az güvenlikli hisseder (Sennett ve Cobb, 1993, s170).  Kendine güvenini yeniden kazanabilmesi için eskisinden daha çok çalışmalı ve yeni işin gerektirdiği uzmanlığı bir an önce kazanmalıdır. Çalışırken yapılan fedakarlıkların sonu bir türlü gelmez.

Öte yandan sistem ‘işin değiştiğinde sınıfın da değişir’ fikrini altan alta sürekli işler (Sennett ve Cobb, 1993, s178).  Yeni pozisyonunda  kişi hem eski arkadaşları ile olan dostluğunu korumak hem de yeni arkadaşları - eski yöneticileri ile dost olmak zorundadır. Burada bocalayan kişiler genellikle yeni ekip ile yeni dostluklar geliştirmeyi tercih ederler. Bu durum yeni işin doğasının hızla benimsenmesini gerektirir. Sonuçta kişinin sisteme olan sadakati artar.

Nitelikli işçiler kendilerini görece daha güçlü ve donanımlı hissederler. Çünkü edindikleri meslek, bitirdikleri okul ve sahip oldukları bilgi birikimi gibi  iş ile ilgili donanımların başkaları tarafından sorgulanamayacağını düşünürler. Az ya da çok kendi başlarına  kendi alanlarında otorite olduklarını varsayarlar. Bu çerçeveden hareket eden kişi kendisine toplumda mevki, ekonomik güç elde edebilmek için gerekli motivasyonu oluşturur. Kendisinin piyasadan bağımsız ve  özerk bir konumda olduğunu düşünmesi ona kendine yeterli ve güçlü bir birey olma hissi verir . Oysa meslek sahibi olmak için okuyarak diploma sahibi olmak emek piyasasına girmek için artık zorunludur (Braverman, 2008, s395-396). Tıpkı kendisi gibi binlerce başka insan da aynı hislerle başladığı çalışma deneyiminde sıklıkla hayal kırıklığına uğrar.

Piyasada kendileri gibi pek çok işsiz olması, uzun süre işsiz kalmaları ve buldukları işlerin meslekleri ile ilgisiz olması kişilerin kendilerine güvenini kırar. Öte yandan, az da olsa ayrıcalıklı konumda bulunanların arasına katılabilmek için rekabeti kızıştırırlar. Bu rekabet, üretkenliğin artırılması, sertifikaların tamamlanması gibi tümüyle kişinin bireysel çabaları ile gerçekleştirdiği ve maliyetlerini cebinden karşıladığı araçlarla yapılır. Kişi edindiği bilgileri işinde kullanmadığını veya bunların bir getirisi olmadığını kısa sürede görür. Ancak iş bulabilme umudunu sürdürmenin yolu yeni sertifikalar edinerek işe seçilmeyi başarmak için çabalamaya devam etmektir. Bu çabaları olumsuzlukla sonuçlanan işçiler ellerindeki fırsatları doğru değerlendiremediklerini düşünür  ve aynı yöntemi denemeyi sürdürür.

Özellikle hizmet sektöründe çalışanlar oldukça sıkıcı, basit ve az para getiren işler yapar. Ancak iyi giyinir, çoğunlukla şehir merkezinde, güzel görünen binalarda çalışırlar. Bir yandan işleri için harcadıkları çaba (okul, lisans, yüksek lisans, sertifika..) hayal kırıklığı yaratırken,  öte yandan bu durumu ötekilere sezdirmeden, başkalarının gözündeki prestijlerini korumaya çalışırlar (Sennett ve Cobb, 1993, s185). Kişi düzgün bir iş sahibi olabilmek için daha fazla çalışmalı ve yeni okullara/kurslara gitmelidir. Sistemin kendisini defalarca hayal kırıklığına uğratmış olması  ve aslında aleyhine işlemesi önemli değildir. Eğitim kişiyi istediği işi yapabilmek için özgürleştirmeyi vaat eder ve onu bir işe girebilecek kadar ‘geliştirir’. Böylece kişi dünyaya karşı savaşabilmek için kendine gerekli güveni kazanır ve şüphelerden uzaklaşır (Sennett ve Cobb, 1993, s179).

Usulen eğitim ile becerinin belgelenmesi değişen üretim ilişkileri içinde sınıf eşitsizliğini korumak için gereklidir (Sennett ve Cobb, 1993, s180). İnsanlar vasıflarına dair karşılaştıkları eşitsizliklerin öğretim seviyesi farklılıklarından kaynaklandığına diploma ve sertifika aracılığıyla ikna edilir. Oysa bu durumun tersine Missisipi’deki tekstil fabrikasında çalışan ‘mavi yakalılar’ üzerinde yapılan bir araştırma, az eğitim almış çalışanların daha üretken ve  işlerine daha sadık olduklarını ve daha az mazeretli izin kullandıklarını gösterir. Başka bir çalışmada eğitim miktarı ile iş performansı arasında zıt ilişki olduğu hatta daha az  vasıflı ‘beyaz yakalıların’ yönetim pozisyonlarında daha iyi olduğu bulunur (Sennett ve Cobb, 1993, s177). Ancak bu ve benzeri örnekler becerileri belgelendirme eğilimini değiştirmez.

Üniversite öğrenimi ile meslek sahibi olan kişiler kendi yetenekleri  ve olanakları ile toplumda saygın bir yer edinebileceklerini umarlar. Bu insanlar arasında bir yerde ücretli olarak çalışmak yerine kendi işini kurma düşü hep olmuştur. Bir meslek sahibi olmanın en cazip tarafı kimseye ihtiyaç duymadan serbest çalışabilme olanağıdır. Bu sayede kişi kendi kendine piyasadan bağımsız bir konum edinebilecektir. Kendi yetenekleri ve bireysel başarısı ölçüsünde sınıflı toplumun ezici etkilerinden muaf kalacaktır (Sennett ve Cobb, 1993, s227).  Gerçekte bu düş sınıflı topluma dair bir isyan ve çözüm barındırmaz. Piyasa koşullarının içsel olarak benimsenerek dışsal bir rahatlık oluşturması ile sonuçlanır.  Piyasadan etkilenmemek için kişi kendi alanında çok iyi olmalıdır. Yine yeterince iyi ve gelişkin olursa kimse onu satın almaya karşı koyamayacaktır. (Sennett ve Cobb, 1993, s239).   Bu yolla sınıflı toplumun yıkıcı etkilerinden kaçınma çabası sistemin işleyişini olumlarken, aynı zamanda, mesleğin yüceltilmesi ve rekabetin kutsanması sonuçlarını doğurur.

Nitelikli işçiler bir işletmede bir arada çalışırken geçici kardeşlik bağları kurabilirler. Kardeşlik genellikle aynı zorlu koşullar altında çalışmak ve buradan hareketle yönetime karşı geliştirilen ortak tepkiler üzerinden oluşur. Ancak bireysel rekabet bu kardeşlik ilişkisine yıkıcı unsurlar ekler. Uzun erimli  ortak tavır geliştirmek genellikle mümkün olmaz. Kardeşlik gruptan birinin terfi etmesi veya zam alması ile kolaylıkla bozulur. Bu tür olaylar bireysel çıkarlar için kardeşliğin bozulması ve karşı güç ile işbirliği yapılması görüntüsünü oluşturur. Bu durumdaki kişiler genelde başlarına gelenin kendi eylemleri dışında gerçekleştiğini sürekli vurgular. Söylemlerinin birden değiştiği gözlenebilir ‘zam verildi’, ‘yeni bir olanak çıktı’ vs... Kişi güç ve kardeşliği ayrı tutmakta, kardeşliğin gücüne inanmamaktadır. Ancak en sonunda ayrıcalıklarıyla kardeşleri tarafından kabul edilmeyi ister.

Nitelikli işçilerin genelde çok çalışkan olduğu veya kendiliklerinden fazla mesai yaptıkları görülür. Çünkü iş yerindeki varlığı ve kimliği tüm yaşamı açısından belirleyicidir. Kişi çalışmayı kendi varlığını ortaya koymak, kendini kanıtlamak için bir fırsat olarak görür (Sennett ve Cobb, 1993, s210).  Bir yandan da çalışmanın olabildiğince mekanik olması ona kolaylıklar sağlar. Çünkü çalışırken yalnızca emirlere uymaktadır. Yapılması gerekeni ve zorunlu olanı yapmaktadır. Bu onun tercihi değildir. Ancak kendisini kanıtlamasını sağlayacaktır. Çok çalışmanın bir diğer amacı kendi iç dünyalarını beslemeye yardımcı olan fedakarlık, elinden geleni yapmış olma gibi gereçleri edinmektir. Sınıflı toplum koşullarında geçici özgürlük ve rahatlama hissi uyandıracak bu gereçler işçilerin kendi bireysel varlıkları için koruyucu bir zırh oluşturacaktır.

Bireycilik ve Ortak Mücadele

Nitelikli işçiler, özellikle de üniversite okuyarak  bir meslek sahibi olduktan sonra ücretli çalışanlar, kendi ayırt edici özelliklerini sürekli vurgulama eğilimindedir. Kendilerini diğer işçilerden ve meslektaşlarından farklılaştırmaya çalışırlar. Bunu yaparken, yaptıkları işin önemi, sahip oldukları birikim, aldıkları eğitim ve kendi özgün özellikleri üzerinden hareket ederler. Aynı işi yapan ve hemen tümüyle aynı özelliklere sahip insanlar bile kendi bireysel varoluşlarına özgü ayrıntılar üzerinden birbirinden ayrı durmaya çalışır. Bu ayrıntılar  üzerinden kendilerine sosyal ve ekonomik olarak ayrıcalık veya avantaj edinmeye çabalarlar. Kendilerine bir haksızlık yapıldığında  biçimsel eşitlik vurgusu üzerinden duruma itiraz ederler. Oysa biçimsel eşitlik, koşullar ve olanaklar ele alınmaksızın herkesin eşit olduğunu varsaydığından, varolan gerçek eşitsizliğin üstünün örtülerek sürmesine olanak sağlar. Bu çerçevede dile getirilen itirazlar eşitsizliklerin irdelenmesi yerine bunların görüntüde düzeltilmesi ile eşitsizliklerin devamına kapı aralar. İş yerinde ortaya çıkabilecek  türlü tartışmalarda hep bireysel tavır alırlar  ve kendi özgün durumlarına dair çekincelerini belirtirler. Hatta konu kendileri ile ilgili olsa da sanki bir başkasının sorunu tartışılıyormuş havası oluşur. Kendi sorunlarına sahip çıkma eğilimleri zayıftır. Ücret ve çalışma koşulları ile ilgili pazarlıkları tek başına yapmayı seçerler. Herhangi bir konuda toplu görüşme yapılsa bile o sırada sessiz kalmayı ve daha sonra yönetici/patronla bireysel kapalı görüşmeler yapmayı tercih ederler. Bu durum bu güne kadar bildiğimiz sendikal mücadele pratiklerinden farklıdır. Sendikal mücadele içindeki kol işçileri türlü farklıkları ortak bir paydada eritme eğilimine girebilirler. Hepsinin işçi olması ortaklaşmalarını ve sendikal mücadeleyi başlatmalarını sağlar. Kuşkusuz onlar arasında da vasıf, kıdem gibi farklar vardır. Ancak kol işçileri genel olarak bireysel pazarlık yerine toplu mücadele etmeye ikna olurlar (Sennett ve Cobb,1993, s36). Nitelikli işçiler ise ücretleri, fonksiyonları, iş yerindeki pozisyonları söz konusu olduğunda sanki mahrem bir konu konuşuluyormuş gibi davranır ve toplu pazarlıktan kaçma eğilimi gösterirler.

Fabrika işçilerinin ortak bir mücadele oluşturmaları ve toplu sözleşme yapabilme olanağı hemen hepsinin yaptığı iş ile nesnel bir amaç-sonuç ilişkisi kurabildiğini gösterir. Oysa nitelikli işçiler için böylesi bir ilişki kurulması önünde pek çok engel vardır. Mesleklerini kişiliklerinin bir parçası, işlerini hayatlarının belirleyici unsuru ve kariyerlerini hayatlarının amacını gerçekleştirme yolu olarak görürler. Kuşkusuz bu işçilerin hepsinin kendi ayrı sözleşmesi vardır ve sistem böyle çalışmaktadır. Ancak kendilerinin bu durumu iyice benimsemiş olmaları gözden kaçmamalıdır. Bu durum birlikte mücadele olanaklarını son derece kısıtlar. Bu işçilerin  ortak mücadeleye davet edilebilmesi için önce sorunlarının ortaklığına ve gördükleri dünyanın aynı sistemin ürünü olduğuna ikna edilmeleri gereklidir.

Kişinin kendisini ve kitleyi algılayış biçimi kendi güç durumuna göre belirlenir. Kendini güçlü hissettiğinde yargılayan ve güce sahip olmadığında yargılanan olduğunu hisseder. Kendi başına ayakta kalmaya yeterli olduğunu düşündüğünde ayrıcalıklı bağımsız bir birey olduğunu ve kendini ayırt edecek vasıf bulamadığında ise kitlenin sıradan bir parçası olduğunu hisseder. Bu ikili varoluş aslında sınıfsal çelişkinin içselleştirildiğini gösterir (Sennett ve Cobb,1993, s98). Bireyler arasındaki şekli mücadele bireylerin içsel mücadelesine öncülük eder. Bu mücadele derinleştirilip nesnel kaynaklarına ulaşmadan bireyler arası rekabetin ortadan kaldırılması ve ortaklaşma mümkün olmayacaktır.

Nitelikli işçilerin temel problemi ayrıcalıklarını korumak için kendi bireysel varoluşlarını geliştirme ve vasıflarını olduğundan daha belirleyici kılma eğilimidir. Bu eğilim giderek onları yalnızlaştırmakta ve bireyselliğin yüceltilmesine neden olmaktadır. Böylece zaten sermayenin sürekli ideolojik bombardımanı ile meşruiyet kazanan ‘iyi olan, çalışkan olan, sebat eden kazanır’ kandırmacası yaygınlık kazanır. Değişik sektörlerden ve disiplinlerden insanların kendi küçük dünyalarından çıkarak, sürekli yineleyen genel durumu görmeleri, bireysellik merkezli  dünya algısının yıkılmasına yardımcı olabilir. Bu işçiler kendi sorunlarını çözmek için harekete geçtiklerinde kendilerine uygun olan araçları yaratacaklardır. Bu güne kadar onları birlikte mücadele için bir araya getiren bir örgütlenme modeli bulunabilmiş değil. Meslek örgütleri veya sendikaların  gösterdikleri  çabalar yeterli olmadı. Bu örgütlerin ve internet üzerindeki sanal birlikteliklerin yaptıkları davetlerin karşılık bulduğu da söylenemez. Bu işçiler kendi mücadelesinin öznesi olan kişiler olarak ortaya çıkmadan bir örgütlenme  ve mücadele pratiği oluşturmak olanaklı görünmüyor.

KAYNAKLAR

BRAVERMAN, H. 2008, Emek ve Tekelci Sermaye, Kalkedon Yayınları, Istanbul

GRAY, A. 2009, Lanark, Metis, Istanbul

SENNETT, R. and COBB, J. 1993, The Hidden Injuries Of Class, W.W. NORTON & COMPANY Inc., New York