İşsizlik, güvencesizlik, kötü çalışma koşulları, uzunca bir süredir mühendislik, mimarlık, doktorluk, bankacılık, avukatlık, öğretmenlik, gazetecilik gibi lisans eğitimi gerektiren meslekler için de geçerli. Bu sorunlar çeşitli boyutları ile gerek bu mesleklerin üyeleri gerekse emek dünyası tarafından tartışılıyor.

Özellikle geçtiğimiz iki yıl içinde Gezi Parkı direnişi ile başlayan ve ülke geneline yayılan eylemliliklerde kitlesel olarak yer alan bu eğitimli kesimin durumunu anlamak daha da önem kazandı.

Bir zamanlar iş garantisi, dolgun ücret ve toplum gözünde saygınlık anlamına gelen bu mesleklerin, bugünkü mezunlarına bunlardan hiçbirini vaat etmediğini söylemek mümkün.

İstatistikler, işsizler arasında eğitimli işgücü oranının sürekli yükselişte olduğunu gösteriyor. Devlet kent rantını arttırmak için plansız, altyapısız, kaynaksız her yere üniversite açarken, özel sektör de eğitimi epey kârlı bir iş alanı olarak görüyor. İyi bir gelecek için üniversite okumanın şart görülmesi bu arzla birleştiğinde, sayısı büyük bir hızla artan üniversitelerden her yıl lisans eğitimini tamamlamış büyük bir işgücü çıkışı oluyor ve bu durum, geniş bir kitlenin işsiz kalmasıyla sonuçlanıyor. Lisans, hatta artık yüksek lisans diplomalarını da değersizleştirmiş olan bu sürecin, işsizliğin yanı sıra vasfın altında istihdam edilme, aldığı eğitimle ilgisiz işlerde çalışma gibi düşkırıklığı yaratan sonuçları da var.

İşsizliğin, çalışanların ücretleri ve hakları üzerinde genel olarak geriletici etki yapmaması elbette beklenemez. Eğitimli işgücü belki enerji, telekomünikasyon, bilişim gibi birkaç sektörde, belki birkaç büyük şehirdeki büyük firmalarda halen ortalama üstü ücretler almayı şimdilik sürdürüyor olsa da organize sanayilerde, Türkiye ekonomisinin ana gövdesini oluşturan küçük ve orta düzeyli firmalarda yoksulluk sınırındaki ücretlerle çalışıyor.

Çalışma koşullarındaki kötüleşme ücretlerle de sınırlı değil. Karşılığı alınamayan mesailer, akıllı telefonlarla bilgisayarların yaygın kullanımı sonucu tüm hayata yayılabilen yoğun çalışma, meslek hastalıkları, iş kazaları gibi nice altbaşlık, eğitimli çalışanların sorunları arasında.

Zar zor iş bulabilen, bulduğu işte de çoğu zaman söz, karar, denetim hakkı olmayan, otomatik akıp giden bir iş sürecinin özelliksiz bir parçası olarak hiçbir yaratıcılık gösteremeyen, zaten aslında göstermesi de beklenmeyen insanlar giderek özsaygılarını yitiriyorlar. Kendilerini ait hissettikleri mesleki kimliklerin toplumsal saygınlığı da aşınıyor.

Biz, yukarıdaki her bir satırda farklı bir yönünü ortaya koymaya çalıştığımız bütün bu dönüşümün, “işçileşme süreci” olarak kavranabileceğini düşünüyoruz. İşçileşme kavramı, yukarıda değindiğimiz altbaşlıkların tümünü içine aldığı gibi, aralarındaki bağlantıları kurabilmemize de olanak sağlıyor.

“BİZ İŞÇİ DEĞİLİZ!”

İşçi denince genelde fabrikada çalışan kol işçileri anlaşılır. Nitelikli emek gücünü oluşturan kişiler ise çoğunlukla ofislerde, dışarıdan konforlu görünen koşullarda çalışırlar. Gelirleri her zaman olmasa da kol işçilerinden görece yüksektir. Tüketim alışkanlıkları ve hayat tarzları farklı ve çeşitlidir. Günümüzde yürütülen yanlış sendikal politikalar onları sendikalara ya hiç üye kabul etmez ya da kapsam dışı üye olarak kabul eder. Ancak gerek çalışma ilişkileri gerek yasal konumları uyarınca bu çalışanlar işçidirler. Bu durum nitelikli emekçilerin en küçük sorun ile yüzleşmeleri sırasında açık ve net olarak ortaya çıkar. İşçi olmadığını düşünen mühendis, reklamcı, bankacı en küçük hak arama çabasında birdenbire işçi olduğunun bilincine varır. İşçi olmadığını savunan kişiler çalışma tarzı ve kültürel farklılıkları işaret etmek için kendilerini işçilerden ayrı tutma eğilimindedir. Ancak bu tür farklılıklar işçi sınıfının içinde her zaman mevcut olmuştur.

“ZATEN İŞÇİ DEĞİL MİYİZ?”

İşçileşme gündelik dilde "bir işçi gibi çalışır hale gelmek" anlamında kullanılıyor. Bu söylemi genellikle daha iyi koşullarda çalışanların, çalışma koşullarının kötüleşmesini işaret etmek için kullandıklarını görüyoruz. Çalışanın işin değersizleşmesi ve çalışma koşullarındaki dönüşüme dair bu farkındalığının, sürece dair politik bir hat oluşturmak için gerekli olanakları barındırdığını düşünüyoruz. Kavramın bu kullanımı kişinin kendisini işçiden başka bir konuma yerleştirdiğine işaret edebilir. Buna rağmen buradaki farkındalık, kişinin aslında en başından beri işçi olduğu sonucuna varması için uygun bir başlangıç noktası sunar.

Zaten işçi olan birisi daha nasıl işçileşecek gibi itirazlar dile getirilebilir. Ancak bizim burada incelemeye çalıştığımız emeğin kapitalist üretim süreci içinde geçirdiği dönüşümdür. Bu dönüşüm halihazırda işçi olanların işçilik durumlarını da kapsar.

İŞÇİLEŞME KAVRAMININ ÇERÇEVESİ

İşçileşme kavramına temel olarak proleterleşme kavramını alıyoruz. Marx eserlerinde proleterleşme kavramını toplumdaki üç ana değişimi işaret etmek için kullanmıştır. Bunlar:

  • toplumun proleterleşmesi
  • işgücünün proleterleşmesi
  • politik proleterleşme

olarak bilinir. Burada toplumun proleterleşmesi, işçi sınıfının büyümesi, insanların kendi hesaplarına çalıştıkları küçük işletmeleri ve kendi topraklarını kaybederek, giderek mülksüzleşip ücretli işçi haline gelmelerini ifade eder. İşgücünün proleterleşmesi, işçinin çalıştığı makinanın basit bir uzantısı olarak, kolay kazanılan becerileri yineler hale gelmesi anlamına gelir. Bu süreçte işçi sermayenin denetimi altında, yaptığı işin bütününe dair fikri olmayan basit bir alete dönüşür. Politik proleterleşme ise işçi sınıfının siyasi bilincinin gelişmesi ve kendi için sınıf olmasıdır.

Bizler kapitalist üretim süreci içinde nitelikli emeğin geçirdiği dönüşümü bu üç proleterleşme sürecini de içerecek ve özellikle işgücünün proleterleşmesi sürecini daha ayrıntılı kapsayacak biçimde "işçileşme" olarak tarif ediyoruz. Özellikle 20. yüzyıl boyunca emek giderek niteliksizleşmiş ve sermayeye bağımlı hale gelmiştir. Özetle işçileşme dendiğinde proleterleşmeye ek olarak şu unsurları içeren bir süreç ifade edilmektedir:

  • işçinin yaptığı iş üzerindeki denetimini yitirmesi
  • emek gücünün niteliksizleşmesi
  • yapılan işin değersizleşmesi
  • değişik alanlardaki emeğin giderek birbirine benzemesi ve tektipleşmesi
  • emeğin sermayeye olan bağımlılığının artması

İşin değersizleşmesi, işçinin üretim faaliyetini yaşamak için zorunlu olan ancak yaşamla doğrudan ilgisi olmayan bir etkinliğe dönüştürür. Bu durum özellikle nitelikli emek gerektiren işlerde çalışanlar üzerinde yıkıcı etkilere yol açar. Nitelikli emekgücünü oluşturan bireyler, genellikle kimliklerini meslekleri ve yaptıkları işler üzerinden tanımlama alışkanlığıyla hareket ederler. Bu koşullar altında çalışanların varlığını işine bağlaması, zamanla işin insanların tüm hayatını kapsamasıyla sonuçlanır. Günümüzde çalışma süresinin uzaması ile iş-zamanının hayatın her anına yayılması çalışma etkinliğini sürdürülemez noktalara taşımıştır: ya ölesiye çalışmak ya da çalışmaktan yılmak.

20. yüzyılın başında işbölümü, işin içinden denetim, yönetim ve tasarım olanaklarını parçalayarak uzaklaştırdı ve bunun adına bilimsel yönetim ilkeleri dendi. Sermayenin baskısıyla daha kısa sürede yapılmaya zorlanan rutin işler, insanı makinanın basit bir uzantısına dönüştürdü. Bilimsel yönetim ilkeleri çerçevesinde yapılandırılan işbölümü, artık insanların çalışırken nitelik geliştirmesine olanak vermiyor. İşin gerekleri ile oluşturulan nitelikler ise hayatta başka bir işe yaramıyor. Nitelikler giderek insan hayatında bir anlam ifade edemeyen parçalanmış uzmanlıklara dönüşüyor. Böylece uzmanlaşma, belli bir alanın derinlemesine bilgisini edinmek anlamında değil, bir alanın bölünmüş alt parçalarından birisinde uzmanlaşmak suretiyle o alan konusunda yetersizleşmek anlamına geliyor.

Kapitalist uzmanlaşma üretkenliğin artırılması için süreçleri hızlandırmak, işleri basitleştirmek ve iş kapsamını daraltmak eğilimindedir. Bu eğilim işçinin, sermayenin egemenliği altında basit bir alete dönüşmesi sürecinde olduğu gibi zamanla niteliklerin de bölünerek parçalanmasına ve daha basit niteliklere dönüşmesine yol açar. Özellikle nitelikli emek gerektiren alanlarda işlerin otomasyon ve yazılımlar aracılığıyla yeniden biçimlendirilmesi, değişik alanlarda kullanılan emeğin birbirine benzemesine ve niteliklerin tektipleşmesine neden olur.

Tüm bu unsurlar emeği, varlığını sürdürebilmek için tümüyle sermayenin koyduğu kurallar çerçevesinde hareket etmek zorunda bırakır. İşçi üretim süreci ve kendi hayatı üzerinde denetimini yitirir ve sermayeye daha fazla bağımlı hale gelir.

Nitelikli emek gücünün karşı karşıya olduğu bu güncel sorunlar, bu emek gücünün geçirdiği değişimle ilgilidir. İşçileşme olarak tariflemeye çalıştığımız bu değişim, somut olarak da ücretler, haklar ve çalışma koşullarındaki gerilemeler ile karşımıza çıkar. Süreci işçileşme olarak kavramak, sözkonusu süreçlerin içsel dinamiklerini anlamak ve bunlara dair etkili mücadele olanaklarını araştırmak için gereklidir.

Örgütlü olmayan bu kesimler sermayenin geliştirdiği saldırılara etkili bir yanıt verememişlerdir. Bu dönüşümü anlamanın, sayıları hızla artan nitelikli emek kesiminin emek mücadelesinde yer alması ve işçi sınıfının ortak mücadele araçlarının geliştirilmesi açısından önemli olduğunu düşünüyoruz.

Emek Atölyesi